
Eğitim İş’in yayınladığı 2025-2026 Eğitim ve Öğretim yılının birinci dönemine ilişkin raporda, Eğitim ücretsizdir söyleminin çöktüğü ve Ailelerin Okulunun finansörü haline getirildiği öne sürüldü.
Eğitim-İş’in yayınladığı 2025-2026 Eğitim ve Öğretim yılının birinci dönemine ilişkin değerlendirme raporu şöyle:
“2025–2026 eğitim öğretim yılı birinci dönemi, Türkiye’de eğitimin kamusal niteliğinin sistemli biçimde zayıflatıldığı; öğrenci sayısı 18 milyona yaklaşan, 1,2 milyona yakın öğretmenin görev yaptığı eğitim sisteminin eşitsizlik, piyasalaşma ve ideolojik müdahalelerle yönetildiği bir dönem olmuştur. Türkiye’de eğitimin kamusal bir hak olmaktan hızla uzaklaştırıldığı; çocukların, ailelerin ve eğitim emekçilerinin ağır bir sosyal ve ekonomik kuşatma altına alındığı bir dönem olarak kayda geçmiştir. Millî Eğitim Bakanlığı’nın uygulamaları, eğitimi eşitleyici bir kamu hizmeti olarak değil; iktidarın ideolojik, piyasacı ve tasarruf odaklı tercihleri doğrultusunda şekillenen bir alan olarak ele aldığını bir kez daha ortaya koymuştur.
Bugün Türkiye’de milyonlarca öğrenci derinleşen yoksulluk, güvensiz okul koşulları, eşitsiz erişim ve bilimsel temelden koparılmış bir müfredat içinde eğitim hakkını kullanmaya çalışmaktadır. Bu tablo, bireysel aksaklıkların değil; bilinçli siyasal tercihlerle şekillenen yapısal bir eğitim krizinin sonucudur.
Eğitim Ücretsizdir Söylemi Çökmüş, Aileler Okulun Finansörü Haline Getirilmiştir
Anayasa’da güvence altına alınmış olmasına rağmen parasız eğitim ilkesi fiilen ortadan kalkmıştır. Devlet okullarında temizlikten güvenliğe, kırtasiyeden küçük onarımlara kadar pek çok temel ihtiyaç kamu bütçesiyle değil; velilerin cebinden karşılanmaktadır.
Eğitimin piyasalaşması, aileler üzerinde ağır ve sürdürülemez bir ekonomik yüke dönüşmüştür. Devlet okullarında eğitim anayasal olarak parasız olmasına rağmen, okulların en temel ihtiyaçları kamu bütçesinden karşılanmadığı için velilerden “bağış”, “aidat” ve “kayıt parası” adı altında düzenli biçimde ücret talep edilmiştir. Bazı okullarda bu tutarların 10 bin TL’den 100 bin TL’ye kadar çıktığı görülmüş; temizlik, fotokopi, güvenlik ve onarım gibi kamusal hizmetler velilerin sırtına yüklenmiştir. Dönem boyunca artan eğitim giderleri nedeniyle pek çok aile çocuklarına sağlıklı beslenme ve içme suyu dahi sağlayamaz hale gelmiş, parasız eğitim ilkesi fiilen ortadan kaldırılmıştır.
Sendikamızın verilerine göre 2025–2026 yılı başında bir öğrencinin okula başlama maliyeti servis dahil yaklaşık 65 bin TL’ye ulaşmış; yalnızca kırtasiye fiyatları bir yılda %60 artmış, kırtasiye ve giyim giderleri asgari ücretin %85–98’ine denk gelmiştir. Bu tabloya ek olarak, örgün eğitim içindeki payı %20’lere yaklaşan özel okullarda ücretler denetimsiz biçimde fahiş oranlarda artmış, eğitim açık bir “soygun düzeni”ne dönüşmüştür. Açık lise uygulamaları ise yoksulluk, çocuk işçiliği ve erken yaşta evlilik gibi nedenlerle örgün eğitimden koparılan çocuklar için kalıcı bir çözüm sunmak yerine, zorunlu eğitimin tasfiyesini perdeleyen bir araç haline getirilmiştir. Eğitim, kamusal bir hak olmaktan çıkarılarak ailelerin alım gücüne göre erişilebilen bir ayrıcalığa indirgenmiştir.
Eğitime Erişim Derin Bir Eşitsizlik Alanına Dönüşmüştür
2024–2025 MEB istatistikleri, zorunlu eğitime rağmen Türkiye’de eğitime erişimin ciddi biçimde gerilediğini ortaya koymaktadır. Okul çağında olması gerekirken eğitim sisteminin dışında kalan çocuk sayısı 611.612’ye ulaşmış; ilkokulda net okullaşma oranı %95,43, ortaokulda %89,09, ortaöğretimde ise %82,85 olarak gerçekleşmiştir. Özellikle ortaokul ve lise düzeyinde okullaşma oranlarının düşmesi, yoksulluk, çocuk işçiliği ve erken yaşta evlilik gibi yapısal sorunların derinleştiğini; devletin çocukları koruma ve eğitim hakkını güvence altına alma yükümlülüğünü yerine getiremediğini göstermektedir. Aynı dönemde burslu öğrenci sayısının 355.126’dan 344.770’e düşmesi, ekonomik krize rağmen sosyal desteklerin daraltıldığını ve eğitime erişimin daha da zorlaştırıldığını ortaya koymaktadır.
Eğitimdeki bu gerilemeye karşın, toplumsal talep azaldığı halde İmam Hatip Liselerinin sayısındaki ısrarlı artış dikkat çekicidir. 2002–2003 döneminde 450 olan İmam Hatip Lisesi sayısı, 2024–2025 itibarıyla %284’lük artışla binli rakamların üzerine çıkmış; bu artış, eğitimin bilimsel ve kamusal ihtiyaçlara göre değil, ideolojik tercihlere göre planlandığını açıkça göstermiştir. Buna paralel olarak sınav odaklı sistemin yarattığı baskı, “hayalet sınıf” uygulamalarını yaygınlaştırmış; fiilen öğrencisi olmayan sınıflar üzerinden eğitim istatistikleri olduğundan iyi gösterilmeye çalışılmıştır. MEB’in denetim iddialarına rağmen bu uygulamalar, eğitimin niteliğine dair yapısal sorunların üstünü örtme işlevi görmeye devam etmiştir.
Taşımalı eğitim uygulaması ise eğitime erişimde yeni mağduriyetler üretmektedir. 2025–2026 eğitim öğretim yılında 31.452 okulsuz yerleşim biriminden 564.651 öğrenci, 12.754 okula taşınmış; yüz binlerce çocuk, evine en yakın okul olmadığı için her gün akranlarından en az bir saat önce yola çıkmak zorunda kalmıştır. Taşıma mesafesinin 30 km ile sınırlandırılması ve toplu taşımanın olduğu bölgelerde servislerin kaldırılması, özellikle lise öğrencilerinin eğitime erişimini fiilen sınırlandırmış; yeterli pansiyon ve yatılı okul bulunmaması başta kız çocukları olmak üzere pek çok öğrencinin eğitimden kopmasına, güvensiz ulaşım yollarına ve tarikat-cemaat yurtlarına mahkûm edilmesine yol açmıştır.
Büyük kentlerde ise eğitime erişim, uzun servis yolculukları ve yüksek maliyetler üzerinden bir “servis rejimi”ne dönüşmüştür. Öğrencilerin yaşadıkları mahallelerden koparılarak kentin uzak bölgelerindeki okullara yönlendirilmesi, pedagojik açıdan ciddi hak ihlalleri yaratmakta; servis ücretleri dar gelirli aileler için eğitimi sürdürülemez hale getirmektedir. Oysa çocuğun yararı açısından temel ilke açıktır: En uygun okul, çocuğun evine en yakın okuldur. Okulları çocukların yaşam alanlarından uzaklaştıran bu politikalar, kamusal eğitimi erişilebilir bir hak olmaktan çıkararak sınıfsal ve mekânsal eşitsizlikleri derinleştirmektedir.
Büyükşehirlerde yetersiz okul ve derslik yatırımları nedeniyle ikili eğitim uygulaması geçici bir önlem olmaktan çıkmış, çocukların eğitim hakkını zedeleyen kalıcı bir yapısal soruna dönüşmüştür. Kalabalık sınıflar ve sabahçı–öğlenci ayrımı, eğitimin niteliğini düşürürken çocukları gün ışığından mahrum bırakmakta; sabahçı öğrenciler gün doğmadan, öğlenci öğrenciler ise karanlıkta yollara düşmektedir. İkili eğitimde ders sürelerinin kısaltılması her gün en az bir ders saati kaybına, yıl içinde ise yaklaşık 45 güne varan ciddi bir öğrenme kaybına yol açmakta; bu durum telafi edilemeyen akademik ve pedagojik sonuçlar doğurmaktadır. Fiziki olanakları güçlü okullarla ikili eğitim yapılan, kalabalık ve donanımsız okullar arasındaki fark derinleşirken, ikili eğitim kamusal sistem içinde mekânsal ve sınıfsal eşitsizliği yeniden üretmektedir. İkili eğitimin sürmesi bir zorunluluk değil, kamusal eğitimden vazgeçilmesinin açık göstergesi olup; çözüm, çocukların biyolojik ve pedagojik ihtiyaçlarını gözeten, tekli ve tam gün eğitimin esas alındığı kamusal okul yatırımlarının artırılmasından geçmektedir.
Beslenme, Temiz Su ve Güvenli Okul İktidarın Gündeminde Yer Almamıştır
Derinleşen yoksulluğa rağmen okullarda ücretsiz okul yemeği ve temiz içilebilir su sağlanmamıştır. Oysa bu durum kaynak yetersizliğinden değil; açık bir bütçe tercihinden kaynaklanmaktadır. Geçiş garantili yollar, yolcu garantili havaalanları, Diyanet bütçesi, cemaat ve tarikatlara aktarılan kaynaklar sürerken; çocukların beslenme hakkı görmezden gelinmektedir.
Ücretsiz okul yemeğinin hayata geçirilmemesi, yoksul çocukları cemaatlerin, vakıfların ve hayır ağlarının insafına bırakmakta; sosyal devletin yerini sadaka düzeni almaktadır. Bu, yoksulluğu azaltan değil; yoksulluk üzerinden yöneten bir anlayışın ürünüdür.
Çocuklar Sistematik Olarak Okuldan Koparılmaktadır
Çocuk emeği, mesleki eğitim politikaları ve eğitimden kopuş, 2025–2026 döneminde eğitimin en ağır yapısal sorunlarından biri haline gelmiştir. MESEM’ler, MEB tarafından “eğitim” olarak sunulsa da fiiliyatta yaklaşık 559 bin çocuğun haftanın büyük bölümünü işletmelerde geçirdiği, ucuz ve güvencesiz çocuk emeği mekanizmalarına dönüşmüştür. Pedagojik, psikolojik ve fiziksel gelişim tamamen göz ardı edilirken, MESEM kapsamında çalışırken bugüne kadar kamuoyunca bilinen 17 çocuğun yaşamını yitirmesi bu sistemin açık bir çocuk işçiliği düzeni olduğunu ortaya koymuştur. Buna rağmen MEB’in sorumluluk almak yerine sistemi savunması, çocukların eğitim hakkının bilinçli biçimde feda edildiğini göstermektedir.
Zorunlu eğitim çağındaki çocukları hedefleyen mesleki ortaokul uygulamaları çocuk emeğini daha da erken yaşlara çekmekte; çocuk işçiliğini 11 yaşa kadar indiren bir yönelim yaratmaktadır. Bu uygulamalar, ilköğretimin ortaklaştırıcı, eşitleyici ve yurttaş yetiştirme işlevini ortadan kaldırarak yoksul çocukları erken yaşta sermaye için “hazır iş gücü”ne dönüştürmektedir. Oysa zorunlu eğitim, eleme ve yönlendirme değil; tüm çocukların eşit, bütüncül ve kamusal bir eğitim sürecinden geçmesini güvence altına almak zorundadır. Mesleki yönlendirme adı altında çocukların eğitimden koparılması, anayasal eğitim hakkıyla açıkça çelişmektedir.
Zorunlu eğitim süresinin kısaltılmasına yönelik tartışmalar ise eğitimden kopuşu, çocuk işçiliğini, erken yaşta evlilikleri ve çocuk yoksulluğunu derinleştirecek son derece tehlikeli bir yönelimi temsil etmektedir. Hâlihazırda yaklaşık 1,5 milyon çocuğun örgün eğitim dışında olduğu bir tabloda, zorunlu eğitimin daraltılması özellikle yoksul ve kız çocuklarını okuldan erken koparacak; kuşaklar arası yoksulluğu yeniden üretecektir. Zorunlu eğitim, yalnızca akademik bir süreç değil; çocukları yoksulluk, sömürü ve istismardan koruyan en güçlü kamusal mekanizmadır. Çözüm, bu süreyi kısaltmak değil; çocukların okulda kalmasını sağlayacak sosyal destekleri güçlendirmek ve kamusal, nitelikli eğitimi yaygınlaştırmaktır. Zorunlu eğitim, çocukların değil; devletin vazgeçemeyeceği temel bir sorumluluktur.
Okullarda Şiddet ve İhmalin Normalleştirilmiş, Sağlık, Güvenlik ve Yaşam Hakkı Aşındırılmıştır
2025–2026 eğitim öğretim yılı birinci döneminde okullar, çocuklar ve eğitim emekçileri için sağlıklı, güvenli ve koruyucu kamusal alanlar olmaktan hızla uzaklaşmıştır. Yeterli sayıda kadrolu yardımcı personel istihdam edilmemesi nedeniyle temizlik ve hijyen hizmetleri geçici ve yetersiz biçimde yürütülmüş; pek çok okulda tuvaletlerde sabun ve temizlik malzemeleri dahi bulunamamıştır. Okullara güvenlik personeli görevlendirilmesi yapılmamış, okullar her türlü şiddete ve ihmale açık hale getirilmiştir.
Derinleşen yoksulluğa rağmen ücretsiz ve sağlıklı okul yemeği uygulaması hayata geçirilmemiş, çok sayıda okulda temiz içilebilir suya erişim sağlanmamıştır. Beslenme ve su gibi en temel ihtiyaçların karşılanmaması, Anayasa’nın sosyal devlet ilkesi ile Türkiye’nin taraf olduğu uluslararası çocuk hakları sözleşmelerinin açık ihlali niteliğindedir.
Taşımalı ve pansiyonlu okullardaki mevcut sınırlı okul yemeği uygulamalarında ise içerik, hijyen ve besin değeri açısından etkili ve bağımsız bir denetim mekanizması bulunmamaktadır. Yemek hizmetlerinin kamusal bir anlayışla değil, ticari mantıkla yürütülmesi çocuk sağlığını doğrudan riske atmaktadır. Aynı zamanda okullarda güvenlik personeli görevlendirilmemesi, özellikle büyük kentlerde okul giriş çıkışlarını denetimsiz hale getirmiş; bu durum hem öğrenciler hem de eğitim emekçileri açısından ciddi güvenlik açıkları yaratmıştır. Rehberlik ve psikososyal destek hizmetlerinin yetersizliğiyle birleşen bu tablo, okullarda akran şiddeti ile öğrenci ve veli kaynaklı öğretmen şiddetinde belirgin bir artışa yol açmıştır.
Son yıllarda öğretmenlere yönelik hakaret, tehdit ve fiziksel saldırılar münferit olaylar olmaktan çıkmış; Ankara, Mersin ve Adana’da yaşanan ağır vakalar, okul yöneticilerinin ve öğretmenlerin can güvenliğinin dahi kalmadığını göstermiştir. Öğretmenin kamusal otoritesinin sistemli biçimde aşındırılması, caydırıcı hukuki düzenlemelerin yokluğu ve eğitim politikalarının öğretmeni hedef haline getiren dili, bu şiddet ortamını beslemektedir. Güvenliğin sağlanamadığı bir okul ortamında sağlıklı bir öğrenme süreci yürütülmesi ve eğitim emekçilerinin mesleklerini onurla sürdürebilmesi mümkün değildir.
Deprem bölgesinde ise eğitim hâlâ olağanüstü koşullar altında devam etmektedir. Hasarlı binalar, geçici yapılar, derslik yetersizliği ve psikososyal destek eksikliği, çocukların eğitim hakkını güvencesiz hale getirmiştir. Üstelik bu sorunlar yalnızca deprem bölgesiyle sınırlı değildir; Türkiye genelinde okulların deprem ve diğer doğal afetlere karşı güçlendirilmesi hâlâ tamamlanmamıştır. Güvenli okul binaları sağlanmadan eğitimin sürdürülmesi, çocukların yaşam hakkını riske atan kabul edilemez bir yaklaşımdır. Tüm bu veriler, okulların yalnızca eğitim değil; sağlık, güvenlik ve yaşam hakkı açısından da sistematik bir ihmal alanına dönüştürüldüğünü ortaya koymaktadır.
Bilimsel ve Laik Eğitim Sistematik Biçimde Tasfiye Edilmektedir
2025–2026 eğitim öğretim yılı birinci döneminde eğitim sistemi, laiklik ilkesini açıkça ihlal eden, çocukların üstün yararını gözetmeyen ve kamusal eğitimi ideolojik bir araca dönüştüren uygulamalarla kuşatılmıştır. Bu sürecin en görünür ve kapsamlı örneklerinden biri olan ÇEDES Projesi ile imam, vaiz ve din görevlileri okullarda fiilen görev almış; öğrenciler pedagojik hiçbir temeli bulunmayan cami temizliği, mezarlık ziyareti ve dini ritüellere dayalı etkinliklere yönlendirilmiştir. Bu uygulamalar çocukların rızası, velilerin onayı ve pedagojik ilkelere uygunluk gözetilmeksizin hayata geçirilmiştir.
Söz konusu dönemde yaşanan olaylar, dinselleşmenin münferit değil sistematik bir politika olduğunu açıkça ortaya koymuştur. Bursa’da bir ortaokul sınavında öğrencilere “Hak Din ve Şeriat İslamdır” ifadeleri yazılarak şeriat propagandası yapılmış; İzmir’de bir ilkokulda umre ödüllü yarışma düzenlenmiş ve öğrencilere “Aranızda ateist var mı?” sorusu yöneltilmiştir. Ankara Mamak’ta öğrenciler ÇEDES kapsamında camiye götürülmüş; MEB’in “Maziden Atiye” toplantılarında kız çocuklarına “Kadının yeri evidir” anlayışı telkin edilmiştir. Bursa İl Milli Eğitim Müdürlüğü’nün çocuk evliliğini savunan Nureddin Yıldız’a imam hatiplerde ders verme izni vermesi ise çocuk hakları ve kamu sorumluluğu açısından kabul edilemez bir noktaya gelindiğini göstermiştir. Bu örneklerin tamamı Anayasa’ya, Millî Eğitim Temel Kanunu’na ve pedagojik ilkelere açıkça aykırıdır.
ÇEDES ile sınırlı kalmayan bu ideolojik kuşatma, TÜGVA, ENSAR, Hayrat Vakfı ve Ülkü Ocakları gibi yapıların MEB ile imzaladığı protokoller aracılığıyla okullara sokulmasıyla derinleşmiştir. Rehberlik, değerler eğitimi ve sosyal destek gibi devletin asli görevleri; pedagojik yetkinliği ve kamusal denetimi olmayan, ideolojik aidiyetleri bulunan yapılara devredilmiştir. Bu durum, kamusal eğitimin tarafsızlığını ortadan kaldırmakta; çocukları inanç ve kimlik temelli yönlendirmelere açık hale getirmektedir.
Aynı ideolojik yönelim, Maarif Müfredatı ile kurumsallaştırılmıştır. Eğitim programları bilimsel içerikten uzaklaştırılmış, eleştirel düşünce ve bilimsel yöntem geri plana itilmiş; müfredat siyasal iktidarın dünya görüşünü taşıyan bir araç haline getirilmiştir. Evrim, felsefe ve toplumsal bilimler gibi alanların daraltılması ya da yüzeyselleştirilmesi, öğrencilerin bilimsel düşünme becerilerini zayıflatmakta; Türkiye’yi evrensel bilimsel dünyadan koparmaktadır. Bu müfredat anlayışı, öğretmeni pedagojik özerkliğinden yoksun bir uygulayıcıya indirgerken, eğitimde çoğulculuğu ve akademik özgürlüğü de kalıcı biçimde tahrip etmektedir.
Cumhuriyetin kurucu değerleri ve Atatürk’ün eğitim ortamlarından sistematik biçimde silinmeye çalışılması da bu ideolojik dönüşümün önemli bir parçasıdır. 10 Kasım’ın ara tatile denk getirilmesi, ilkokullarda karne yerine verilen gelişim raporlarında Atatürk fotoğrafına yer verilmemesi; pedagojik değil, açıkça siyasal ve ideolojik tercihlerdir. Bu uygulamalar, çocukların ortak tarihsel belleğiyle bağının koparılmasına hizmet etmekte; laik ve çağdaş eğitim anlayışından bilinçli bir uzaklaşmayı simgelemektedir.
Eğitime Yeterli Bütçe Ayrılmamış, Eğitim Emekçilere Yoksulluğa Mahkum Edilmiştir.
026 yılı için eğitime ayrılan toplam bütçe 2 trilyon 896 milyar TL olarak açıklansa da bu kaynağın çok büyük bölümü personel giderleri ve zorunlu harcamalara ayrılmış; eğitimin asli sorunlarını çözecek yatırımlar neredeyse tamamen dışlanmıştır. Millî Eğitim Bakanlığı bütçesinden yatırımlara ayrılan payın 2002’de %17,18 iken 2026 bütçe teklifinde %8,26’ya kadar düşmesi, ikili eğitimin, kalabalık sınıfların, güvensiz okul binalarının ve donanım eksikliklerinin neden kronik hale geldiğini ortaya koymaktadır. Okullarda kadrolu hizmetli ve güvenlik personeli istihdam edilmemekte; temizlik, hijyen ve temel ihtiyaçlar velilerin omuzlarına yüklenmektedir. Öğretmen açığı ise kalıcı çözümlerle değil, her yıl yüz binlere yaklaşan ücretli öğretmen istihdamıyla geçici ve güvencesiz biçimde kapatılmaktadır. Kamusal yatırım yetersizliği sürdükçe ikili eğitim, taşımalı eğitim ve derslik açığı devam etmekte; eğitime ayrılan kamu payı azalırken hanehalklarının eğitim harcamaları artmaktadır.
Bu süreçle eş zamanlı olarak kamusal eğitim anlayışı terk edilmekte, eğitim giderek piyasa ilişkileri içinde yeniden yapılandırılmaktadır. Özel okul sayısının 2002–2003 döneminde 246 iken 2024–2025’te 14.700’e ulaşması; özel okulların toplam okullar içindeki payının %2’den %19,85’e çıkması, bu dönüşümün en somut göstergesidir. Kamusal okulların nitelik, altyapı ve güvenlik açısından yetersiz bırakılması, aileleri özel okullara yönlendirmekte; eğitim eşitleyici bir kamusal hak olmaktan çıkarılarak gelir düzeyine bağlı bir hizmete dönüştürülmektedir. Devlet, kamusal eğitimi güçlendirmek yerine özel okullara sağlanan teşvikler ve dolaylı desteklerle bu piyasalaşmayı derinleştirmekte; eğitim harcamalarının yükü kamudan bireylere aktarılmaktadır. Bu durum eğitimde sınıfsal ayrışmayı büyütmekte, nitelikli eğitimi ayrıcalık haline getirmektedir.
Eğitim emekçileri açısından tablo daha da ağırdır. Ücretli öğretmenlik uygulaması, öğretmen ihtiyacının güvenceli istihdamla değil; düşük ücretli, sosyal güvenceden yoksun ve pedagojik yeterliliği dahi aranmayan bir emek rejimiyle karşılandığını göstermektedir. 2024 KPSS’de yalnızca 15 bin öğretmen atanması ve 2025–2026 eğitim öğretim yılı birinci döneminde yüz bine yakın ücretli öğretmenin çalıştırılması, bu tercihin bilinçli bir politika olduğunu ortaya koymaktadır. Aynı işi yapan ücretli öğretmenler, kadrolu meslektaşlarının yarısından az ücret almakta; tatil, izin ve kıdem haklarından fiilen yararlanamamaktadır. Bu güvencesizlik hem öğretmenlik mesleğinin saygınlığını aşındırmakta hem de eğitimde sürekliliği bozarak öğrencilerin eğitim hakkını doğrudan zedelemektedir.
Öğretmenlerin ve eğitim emekçilerinin alım gücü, yüksek enflasyon karşısında hızla erimiş; maaşlar yoksulluk sınırının altına gerilemiştir. Temel yaşam giderlerini karşılamakta zorlanan öğretmenler ek iş yapmaya zorlanmakta; bu durum mesleki motivasyonu, eğitim kalitesini ve öğretmenlik mesleğinin toplumsal itibarını doğrudan etkilemektedir. Buna ek olarak öğretmenler, ders dışı bürokratik işlemler, veri girişleri, raporlamalar ve pedagojik karşılığı olmayan uygulamalarla angarya iş yükü altında bırakılmaktadır. Gelişim raporlarının ortaokul ve liselere yaygınlaştırılması, öğretmenlere ek bir bürokratik yük getirmekten ve merkezi denetimi artırmaktan başka bir amaca hizmet etmemektedir.
Norm fazlası öğretmen uygulamaları planlama hatalarının bedelini öğretmenlere ödeten, sürgün niteliği taşıyan bir baskı mekanizmasına dönüşmüştür. Şeffaf ve adil ölçütlerden yoksun görevlendirmeler, öğretmenlerin aile bütünlüğünü, ekonomik koşullarını ve mesleki motivasyonunu zedelemektedir. Aynı şekilde CİMER üzerinden yapılan çoğu asılsız ve keyfi ihbarlar, okullarda güvensizlik ve oto-sansür ortamı yaratmakta; öğretmenler üzerinde sürekli bir soruşturma tehdidi oluşturmaktadır.
Öğretmen yetiştirme politikalarında ise akademi sistemli biçimde dışlanmaktadır. Eğitim fakülteleri işlevsizleştirilmiş; öğretmenlik mesleği kısa vadeli, merkezi ve ideolojik programlara indirgenmiştir. Millî Eğitim Akademisi ile öğretmen yetiştirme süreci üniversitelerden koparılmış; liyakat yerine uzun, belirsiz ve keyfi mülakat süreçleri belirleyici hale getirilmiştir. Bilimsel, özerk ve akademik temelden yoksun bu yapı, öğretmenliği siyasal sadakat testine dönüştürmekte; kamusal eğitimi zayıflatan, eşitsizlikleri kalıcılaştıran bir rol oynamaktadır. Oysa nitelikli ve eşit bir eğitim sistemi, ancak güçlü kamusal yatırımlar ve bilimsel, güvenceli, saygın bir öğretmenlik mesleği ile mümkündür.
Özel okullarda görev yapan öğretmenler, güvencesiz çalışma koşulları, düşük ücretler ve keyfî işten çıkarmalarla karşı karşıya bırakılmaktadır. Taban maaş uygulamasının kaldırılmış olması, özel okul öğretmenlerini asgari ücret düzeyine mahkûm eden bir sömürü düzeni yaratmış; aynı işi yapan öğretmenler arasında derin ücret eşitsizliklerine yol açmıştır. Kamusal denetimden yoksun bu yapı, öğretmen emeğini değersizleştirirken eğitimi piyasa koşullarına teslim etmiştir.
Sahte Evrak ve Diploma Düzenlenmesine Karşı Etkili Mücadele Yürütülmemiştir
Eğitim ve akademi alanında sahte diploma ve evrak iddialarının artması, denetim ve liyakat mekanizmalarının çöktüğünü göstermektedir. Yaklaşık 400 sahte diplomalı profesör iddiası, sorunun münferit değil yapısal olduğunu ortaya koyarken; etkili, şeffaf ve caydırıcı bir soruşturma sürecinin işletilmemesi cezasızlık algısını güçlendirmektedir. Akademik yükseltmelerin bilimsel ölçütler yerine siyasal ve idari ilişkilerle belirlenmesi, sahteciliği sistemin ürettiği bir sonuç haline getirmiş; bu durum kamusal eğitimin tamamında derin bir güven krizine yol açmıştır.
Sabit Saat (Yaz Saati) Uygulaması Çocukların Sağlığını Olumsuz Etkilemektedir
Kalıcı hale getirilen yaz saati uygulaması, çocukların biyolojik ritmini bozmakta; uyku yoksunluğu, dikkat dağınıklığı ve öğrenme güçlüklerini artırmaktadır. Gün doğmadan okula gitmek zorunda kalan öğrenciler, özellikle ikili eğitim yapılan bölgelerde güvenlik riskleriyle karşı karşıya kalmaktadır. Bilimsel ve pedagojik uyarılara rağmen sürdürülen bu uygulama, çocukların sağlığını ve güvenliğini gözetmeyen, kamusal yarar yerine siyasi tercihlere dayanan bir yönetim anlayışının ürünüdür. Eğitim, çocukların bedensel ve ruhsal gelişimini destekleyecek biçimde gün ışığında yapılmalıdır.
Özel Eğitime İhtiyaç Duyan Çocukların Hakları Göz Ardı Edilmektedir
Özel eğitime ihtiyaç duyan çocukların eğitime eşit ve nitelikli erişimi yasal güvence altında olmasına rağmen uygulamada ciddi biçimde ihlal edilmektedir. Kaynaştırma eğitimi, gerekli öğretmen, rehberlik hizmeti, destek personeli ve fiziki koşullar sağlanmadan yürütülmekte; BEP’ler kâğıt üzerinde kalmaktadır. Özel eğitim, kamusal bir sorumluluk olarak ele alınmak yerine ailelerin bireysel çabasına bırakılmakta; bu durum eşitlik ve insan onuru temelindeki eğitim hakkını doğrudan zedelemektedir.
Mülakat Mağduru Öğretmenlerin Sorunları Çözülmemiştir, Öğretmen Atama Sayıları İhtiyacı Karşılamaktan Çok Uzaktır
Mülakatların kaldırılacağı vaadine rağmen, mülakat mağduru 1611 öğretmenin mahkeme kararlarına karşın atamalarının yapılmaması hukuksuzluğun sürdüğünü göstermektedir. Öte yandan açıklanan öğretmen atama sayıları, okullardaki gerçek ihtiyacın çok gerisinde kalmakta; öğretmen açığı ücretli öğretmenlik gibi güvencesiz yöntemlerle kapatılmaktadır. Bu yaklaşım hem öğretmenlik mesleğini değersizleştirmekte hem de öğrencilerin nitelikli eğitim hakkını zedelemektedir.
Sınav Odaklı Eğitim Dersler Arasında Hiyerarşi Yaratmakta ve Sanat, Spor, Felsefe Gibi Dersleri Okul Dışına İtmektedir
Sınav merkezli eğitim sistemi, dersler arasında yapay bir hiyerarşi oluşturarak sanat, spor, felsefe ve sosyal bilimleri ikincil hale getirmektedir. Okullar, çok yönlü gelişimi esas alan pedagojik bir alan olmaktan çıkarılıp test çözmeye indirgenirken; yaratıcılık, eleştirel düşünme ve estetik duyarlılık sistematik biçimde bastırılmaktadır. Bu derslerin okul dışına itilmesi, sanatsal ve kültürel gelişimi piyasaya terk etmekte; eğitimi bütüncül bir kamusal süreç olmaktan uzaklaştırmaktadır.
Sonuç: Eğitim Bir Hak Değil, Bir Piyasa ve İdeoloji Alanı Haline Getirilmektedir
Türkiye’de eğitim krizi bir yönetim sorunu değil; siyasal bir tercihtir. Kamusal, laik, bilimsel ve eşitlikçi eğitim anlayışı bilinçli biçimde tasfiye edilmektedir. Çözüm; zorunlu eğitimi kısaltmakta, eğitimi piyasaya açmakta ya da ideolojik dayatmaları artırmakta değil; kamusal eğitimi güçlendirmekte, çocukların eşit ve güvenli koşullarda okula erişimini sağlamaktadır. Eğitim bir lütuf değil, devletin vazgeçemeyeceği kamusal yükümlülüktür.
Ancak bizler Eğitim-İş olarak, durum ne kadar karanlık görünse de;
Eğitimdeki gericileştirmeye, piyasalaştırmaya karşı; eğitim emekçisinin haklarına ve itibarına kastedenlere karşı; Cumhuriyet’i ve devrimlerini hedef alanlara karşı verdiğimiz aydınlanma mücadelesinden bir adım geri atmayacağız! Her gün biraz daha büyüyen bir aile olan Eğitim-İş olarak Atatürk’ün bize emanet ettiği yeni nesillere kıyılmasına da, onun sınıfta arkasında duracak kadar önem atfettiği eğitimcilere bu ülkenin zindan edilmesine de izin vermeyeceğiz!
Laik, bilimsel, adil ve kamusal bir eğitim sistemi kurmak için canla başla mücadele etmeye devam edeceğiz.
Eğitim-İş olarak;
- Zorunlu eğitimin tartışmaya açılmasına son verilmesini,
- Açık liselerin örgün eğitimin alternatifi olmaktan çıkarılmasını,
- MESEM’ler başta olmak üzere çocuk emeğini meşrulaştıran tüm uygulamaların kaldırılmasını,
- Ücretli öğretmenlik uygulamasına derhal son verilerek tüm öğretmenlerin kadrolu istihdam edilmesini,
- Eğitim bütçesinin artırılmasını ve yatırım payının yükseltilmesini,
- Laik ve bilimsel eğitime yönelik tüm ideolojik müdahalelerin durdurulmasını,
- Öğretmenlerin ekonomik ve özlük haklarının iyileştirilmesini
acil ve vazgeçilmez talepler olarak kamuoyuna ilan ediyoruz.
Eğitim-İş, kamusal eğitimi savunmaya; çocukların, öğretmenlerin ve toplumun geleceği için mücadelesini kararlılıkla sürdürmeye devam edecektir.”






