Samandağ Eğitim Sen Şube Yönetimi, Şanlıurfa’nın Siverek ilçesinde bir okula yönelik gerçekleştirilen saldırıya sert tepki göstererek 1 günlük iş bırakma eylemi gerçekleştirdi.
Eylemin ardından Abdullah Cömert Alanı’nda toplanan sendika üyeleri, yaptıkları basın açıklamasıyla yaşanan olayı protesto etti.
Açıklamada, eğitim emekçilerine ve okullara yönelik saldırıların artık tahammül sınırlarını aştığı vurgulanırken, yetkililerin sessizliği ve etkisizliği sert bir dille eleştirildi.
Eğitim alanında artan şiddet olaylarının görmezden gelindiğine dikkat çekilen açıklamada, sorumluların gerekli adımları atmaması halinde benzer olayların devam edeceği uyarısında bulunuldu.
Samandağ Eğitim Sen Şube Yönetimi, yaşanan saldırının sadece bir okula değil, doğrudan eğitime ve toplumsal değerlere yönelik olduğunu belirterek, bu tür olaylara karşı susmayacaklarını ve mücadeleyi sürdüreceklerini vurguladı.
Yapılan basın açıklamasında Sendika adına Hüseyin Ali Atar şu ifadelere yer verdi:
ÇOK ÜZGÜNÜZ..!
“Sevgili Ruhi Su nasıl da taşı gediğine koymuş çağımızın en sinsi vebasına dair…
“Ağaç demiş ki baltaya :
Sen beni kesemezdin
Fakat neyleyim ki
Sapın benden.
Bak hele şu ağacın bilincine sen
Ölen ben
Öldüren benden…”
Ve Büyük Usta Louis Aragon ne güzel özetlemiş bu vebaya açılan ilk kapının hikayesini…
Yalnız insan merdivendir
Hiçbir yere ulaşmayan
Sürülür yabancı diye
Dayandığı kapılardan
Yalnız insan deli rüzgar
Ne zevk alır ne haz verir
Dokunduğu küldür uçar
Sunduğu tozdur silinir
Yalnız insan yok ki yüzü
Yağmur çarpan bir camekan
Ve gözünden sızan yaşlar
Bir parçadır manzaradan
Yalnız insan kayıp mektup
Adresimi yanlış nedir
Sevgiler der fırlatılır
Kim bilir kim tarafından
Yalnızlık yozlaştırır. Yalnız insan korkar, korkutur…
Yalnız insan ya bir güce yamanır, onu zamanla daha da yalnızlaştıracak ve yedeklenecek bir güce ya da içe kapanır, büzüşür vakitsiz patlamaya ayarlı…
Ve egemen ceberut düzenin en sevdiğidir yalnız insan. Çünkü ödü kopar ola ki bir yalnızın yalnızlığını başka bir yalnız ile ortaklaştırmasından… Çünkü ödü kopar kendi haksızlığından, vesile olduğu zulümden ve gün gelip yalnızlıklarını ortaklaştıranların top yekün hesap soruşundan.
Bu yüzden, sırf bu yüzden ayrıştırdıkça ayrıştırır ve yalnızlaştırdıkça yalnızlaştırır. Ve fakat her yalnızlık ve vesile olduğu içe kapanma, doğamızın genetik kodları gereği ve tıpkı kendi üstüne çöken bir yıldız misali er ya da geç patlar. Her gün dünya genelinde, coğrafyamızda ve ülkemizde tanık olduğumuz üzere patlar. Hem de hiçbir şeyi gözetmeden ve önemsemeden patlar.
Dün Şanlıurfa’da bir okulumuzda, bir öğrencimizin sebep olduğu facia boyutundaki şiddetin özeti budur. Nedeni de budur. Ve sınıfsaldır…
ŞİDDET SINIFSALDIR!
Hiçbir canlı türü yoktur ki hayatının bir döneminde şiddet tercihinde bulunmamış olsun. Bu onun biyolojik olarak var olma, hayatta kalma ve üreme refleksinin doğal bir sonucudur.
Fakat türümüze özgü şiddet, hele ki bencil doğamıza rağmen zorunluluğun kavranmasından kaynaklı gönüllü toplumsal yapımızın şekillendiği gün olan ağaçtan savanaya inişimizin ertesi, yani yerleşik yaşama geçişimizden bu yana, hayatta kalma ve neslimizin devamının da ötesinde sınıfsal bir niteliğe bürünmüştür.
Gerek köleci toplum itibarı ile köle ve efendi ile bunların arasındaki sınırlı geçişkenliğin, kavranmamış muhatabın gerek feodal toplum itibarı ile toprak ağası ile maraba arasındaki yine sınırlı geçişkenliğin, kavranmamış muhatabın gerekse içinde bulunduğumuz kapitalist toplum itibarı ile patronlar (Burjuvazi) ile ücretli köleler (işçi sınıfı mensupları) arasındaki yine sınırlı geçişkenlik ile kavranmamış muhatabın bir neticesi olarak şiddet; sadece hayatta kalma ve türün devamının da ötesinde ve yapay olarak ya beslenerek, ya önü açılarak ya da önü tıkanmayarak ve büyüyerek hayatımızın bir parçası olmaya devam ediyor.
Son günlerde İran’a yönelik ABD emperyalizmi ile İsrail Siyonizmi’nin sahnelediği şiddet ile kadına yönelik sistematik hale gelen şiddet, aynı emekçi sınıfın mensuplarının birbirine yönelttiği herhangi bir köydeki şiddet ile dün Urfa’da bir okulda eski bir öğrencinin vesile olduğu şiddet aynıdır ve sınıfsaldır.
Tek fark küresel ölçekte egemen emperyalizmin şiddetinin iradi, aynı sınıfın mensuplarının birbirine yönelttiği şiddetin ise yabancılaşmanın ve doğal sonucu olan toplumsal yozlaşmanın bir neticesi oluşudur. Ve her ikisinin de nihai olarak doğum yeri aynıdır: Kapitalist düzen…
Bu öyle bir düzen ki; sadece hegemonya adına küresel ölçekte kıyamlara vesile olmakla yetinmemekte, o çürümüş özünün gizli tutulması adına kendi ile yoksullaştırdığı dünya hakları arasına ve ne acıdır ki yine yoksul dünya halklarının bedenlerinden ve zihinlerinden mütemadiyen ördüğü, çok katmanlı duvarların arkasına gizlenebilmektedir.
Dün Urfa’da bir okulda yaşanan saldırının özü budur: Sorununun asıl kaynağını ve muhatabını karıştıran ve fakat hayatta kalma refleksi ile neslinin devamı, kendi farkında bile olmadan ağır basan bir gencin sınıfdaşlarına yönelmesidir.
Öğrenciyi öğretmenine ve arkadaşlarına veya tersi, babayı çocuklarına ve eşine veya tersi, arkadaşı arkadaşına, astına, üstüne veya tersi, hastayı doktoruna, hemşiresine, sağlık çalışanına veya tersi, esnafı müşterisine veya tersi ve nicesini nicesine veya tersi ve anlık, tanımlanamayan öfke ile şiddete yönelten budur. Adı da yabancılaşma ve vesile olduğu yozlaşmadır. Ötesi işin magazin kısmıdır.
Hele ki bir dünyada, coğrafyada ve ötesinde bir ülkede sürekli körüklenen yokluk ve yoksulluk adlı bir yangın varsa ve bu yangın öncelikli olarak adalet duygusunu küle çevirmiş ise ve her gün sayısız örnek ve pratik ile umutsuzluk ve dolayısı ile türümüzün çok nadir üstesinden gelebileceği hayatta kalma ve neslin devamına yönelik temel kodlara dair hiçbir güvence kalmamış ise ve bu artık baskılanamayacak denli patlama aşamasına gelmiş ise; şiddet bir var olma aracı olarak yegâne kurtuluş seçeneği olur. Hem bu yaşamdan hem de bu yaşamı zehir ettiği düşünülen ve hatalı olarak tanımlanmış kodlar üzerinden herkesten bir kurtulma seçeneği…
ÇOK ÜZGÜNÜZ…
Sadece yaşanan saldırının kendisinden değil, o saldırıda yaralanan, zarar gören her canımız adına ve ötesi, kusuru ne olursa olsun bu topluma kazandıramadığımız, umut olamadığımız, hayata tutunmasına vesile olamadığımız ve ne yazık ki hayatta tutamadığımız öğrencimiz adına da son derece üzgünüz.
Birileri bu açıdan elbette bizleri eleştirebilir, hatta taşa bile tutabilir. Önemli değildir ve aşarız. Neticede bizler bu ülkenin aydınlık yüzlü öğretmenleriyiz ve ustaların sırtımıza yüklediği ağır yük kabulümüzdür: “Sorun, sorunu görenindir.”
Bizler; bu ülkenin aydınlık yüzlü eğitim emekçileri olmanın yükünü omuzlayanlar, öğretmenler olarak şikâyet etme hakkına sahip değiliz ve olamayız. Toplumlar aynamızdır ve aynada yansıyan hoşumuza gitmiyor diye de aynaya küsemeyiz. Kusuru kendimizde görmekten de imtina edemeyiz. Bu, tarihin bize biçtiği ve mesleğe ilk başladığımız gün baş-göz üstüne dediğimiz görevdir.
Bu vesile ile dün Şanlıurfa’da yaşanan saldırıyı da bu minvalde değerlendiriyor ve daha ne kadar çok işimiz var diyerek, işimize, öğrencilerimizi geleceğe umutla hazırlama işimize daha bir dört elle sarılacağımızın sözünü veriyoruz.
Üzgünüz, gerçekten çok üzgünüz. Yozlaşmaya teslim olmayacağız… Halkımıza , Eğitim Emekçilerine ve sevgili velinimetimiz Öğrencilerimize saygılarımızla.”
KARANLIĞA TESLİM OLMAYACAĞIZ
YAŞASIN ÖRGÜTLÜ MÜCADELEMİZ
Haber: Erdal YILMAZÇELİK







