Atayurt Gazetesi -
$ DOLAR → Alış: 8,30 / Satış: 8,34
€ EURO → Alış: 9,69 / Satış: 9,73

SON DAKİKA

Corona Virüs (COVID19) İle Yaptığımız Mücadele Ne Kadar Doğru ve Yeterli mi?

Seyfettin Uygun
Seyfettin Uygun
  • 06.04.2020
  • Corona Virüs (COVID19) İle Yaptığımız Mücadele Ne Kadar Doğru ve Yeterli mi? için yorumlar kapalı
  • 679 kez okundu

Öncelikle 2019 Aralık ayına Virüs’ün sıfır noktasına gidelim. 20 Aralık 2019 tarihinde Çin’in Hubei eyaletina bağlı Wuhan kentinde 61 yaşında bir vatandaş ateş ve boğaz ağrısı ile hastaneye gidiyor. Normal grip sanılarak bu hasta evine gönderiliyor. Aynı gün ve daha sonra ki günlerde benzer şikayetlerle hastaneye başvuranların sayısındaki artış dikkatlerden kaçmıyor ve hastalar steril ortamda takip ediliyor. Hastanelere daha önce başvurup gönderilen kişilerin şikâyetleri bitmiyor ve bu sefer aşırı göğüs ağrısı ve nefes almada ciddi zorlanma şikâyeti başlıyor. Tabi artık iş işten geçmiş ve bu virüs daha ilerleyen zamanlarda kontrol edilemeyecek derecede tüm dünyayı alarma geçirecekti.

Hasta sayılarındaki artışın ve hastaların durumunun endişe verici olduğunu meslektaşlarına duyuran ve bu salgının önüne geçilmesi gerektiğine dair birçok kişi ile temaslara geçen Çinli Doktor Li Venliang Çinli yetkililer tarafından gözaltına alınarak vatandaşları tedirgin etmek, korku ve panik ortamı yaratmakla suçlanıyordu. Daha sonra durumun yetkililer tarafından fark edilmesi ve doktorun haklı olduğu kanısına varılınca hükümet derhal acil durum ilan ediyor ve yapılan araştırmalar ve elde edilen veriler neticesinde bu salgının bir hayvan pazarından çıktığı düşünülerek hayvan pazarı kapatılıyordu. Tabi artık iş işten geçmişti. İlk ölümler meydana gelmiş, Çin’in tamamında alarmlar çalmaya başlamış ve herkesin önlem alması gerektiğini Çinli yetkililer duyurmaya başlamıştı. Tabi dünyanın dört bir yanında yaşayan ve Aralık ayında Çin’e gelerek yeni yılı kendi ülkelerinde geçiren Çinli’ler de yaşadıkları ülkelere geri dönmüştü. Ama birçoğu virüsü taşıyarak geri dönmüştü. Bunların başında da ünlü otomobil firmalarının fabrikalarında çalışan Çinli’lerdi. Yani deyim yerindeyse İtalya’da dev otomobil firmalarında çalışan Çinli’ler. Çinli yetkililer tüm dünyanın önlem alması çağrısında bulunsa da bazı ülkeler bu durumu ciddiye almamış ve özellikle İtalya bu çağrıya kulak asmamıştı. Şu an varılan tabloda İtalya çok derin bir yara almıştı. İspanya, Fransa, ABD, İran, Irak ve yüzden fazla ülkede Corona Virüs yayılmaya başlamış ve yayıldığı her ülkede insanlar ölmeye başlamıştı. Bu ülkelerden biri de maalesef Türkiye. Türkiye salgının başından beri önlemini alsa da virüsün ülkeye girmesine engel olamamıştır.

VİRÜSLE MÜCADELEDE DOĞRU VE YETERLİ MİYİZ?

Kendi kişisel görüşüm doğru bir şekilde mücadele etmiyor ve yeterli değiliz. Öncelikle kişisel bakım ve temizlikten çok insanları sokaklardan uzak tutmalıyız. Her ne kadar radyo, tv, gazeteler ve sosyal medyada herkesin evinde kalması gerektiği söylense de bu uyarıların pek dikkate alındığını sanmıyorum. Sokaklarda özellikle 50 yaş ve üzeri vatandaşlar cirit atıyor. Herkes bu işin ciddiyetinin farkına varmış değil. Yurtdışından gelen özellikle de Umre’den dönen vatandaşlar için kanımca 1800 ve 1900’lü yıllarda Osmanlı Devleti’nin salgın hastalıkları önlemedeki politikaları izlenmesi gerekiyordu. Nedir bu politikalar diye soracak olursanız hemen bahsedeyim.

Osmanlı Devleti salgın hastalıkların önüne geçebilmek adına karantina adası kurmuş ve Anadolu’ya hastalık girmesin diye şehir dışından gemilerle gelen herkesi adada kontrol edip dezenfekte ederek Anadolu’ya geçiriyordu.

Bu dezenfekte ve karantina işlemi tüm medeniyetlerin takdir ettiği ve dünyada sadece üç tane bulunan bunlardan birisinin de İzmir Urla’da bulunan Karantina adasında yapılıyordu…

İnsanların hakkından bahsederken “Hastalıklara geçit vermeyen karantina adası, Tahaffuzhane” söylemlerinden bu adanın ve bu politikanın ne kadar önemli olduğunu anlarız.

İzmir Urla’da bulunan Karantina Adası, isminden anlaşıldığı gibi Osmanlı Dönemi’nde bulaşıcı hastalıkların önüne geçebilmek için kullanılan bir adaydı. Osmanlı döneminde dünyanın çeşitli bölgelerinde çıkan ve ölümcül olan salgınlara karşı tedbir almak amacıyla Çanakkale’de 1835’te ilk karantina hastanesi kuruldu. Bu hastane daha sonra İzmir Urla’daki 350 dönümlük ada üzerine taşınarak kalıcı hale getirildi.

TDK’da Tahaffuzhane sefer sırasında, yolcu ve çalışanların arasında bulaşıcı hastalık görülen gemilerin karantina sürelerini geçirmeleri, gerekli sağlık önlemlerinin alınması ve hastaların iyileştirilmeleri için büyük limanlara yakın kıyılara kurulmuş sağlık kuruluşu olarak geçer. 1800’lü yılların başında dünyanın hemen her tarafına musallat olan kolera, veba, tifo, çiçek, sarıhumma gibi hastalıkların önüne geçmek için Osmanlı Devleti tarafından Tahaffuzhane kurulmuştur. 1823 yılında ilk karantina bölgeleri kuruldu. Fakat Türkiye Cumhuriyetine kadar sürecek Tahaffuzhane, 1865 yılında Urla’da bulunan bir adaya Osmanlı Devleti tarafından Fransızlara yaptırılmıştır. (Dünyada tescilli olarak bulunan 3 tane Karantina Adası bulunur: Bunlar ABD’de Elisa Adası, Hırvatistan Dubrovnik’te bulunan ada ve ülkemizde bulunan Urla Karantina Adası.)

Ticaret, yolcu, hac vb. amaçlarla gelen gemiler ada açıklarında demir atar ve içindeki yolcu ve mürettebat küçük teknelerle karaya taşınırdı. Yolcular eşyalardan farklı bir yerden Tahaffuzhaneye girerek kayıt ve ön muayene olduktan sonra duşa gönderilirdi. Önce kıyafetler çıkartılıp numaralı filelere konulur sonra da 360 derece dönebilen dolaplara yerleştirilirdi. Görevliler bu dolapları çevirerek gelen kişileri görmeden kıyafetlerini alabilirlerdi. Yolculara sabun havlu takunya gibi eşyalar verilir ve sterilize edilmiş su ile yıkanmaları sağlanırdı. Duştan çıkan insanlara dezenfekte edilmiş kıyafetleri geri verilir ve doktor muayenesine giderdi. Bu muayenede hastalığı olmayanlar yolculuğuna devam ederken hastalık belirtisi olanlar ise adada misafir edilirdi.

İnsanlar Tahaffuzhane’nin içerisinde dezenfekte olurken aynı anda eşyaları da aynı komplekste bulunan Tebhirhane’de dezenfekte edilirdi. Tebhir, buhar demektir. Yani Tebhirhaneye buhar odası da denilebilir. Burada ince bir detay bulunur. Tebhirhane’de 3 adet buhar kazanı mevcuttur. Birinci kazanda çamaşırlar yıkanırken 2. kazanda kıyafetler yıkanırdı. 3. kazanda ise ipekli kıyafetler yıkanırdı, çünkü 110 derecelik buhar ipeğe zarar verdiği için ve bu yolcuları mağdur edebileceği için, Osmanlı Devleti bir kazan daha koydurarak burada çeşitli ilaçlarla ipekli kumaşların bozulmasını önlemiştir.

Buraya gelen yolculardan bulaşıcı hastalığı olduğu tespit edilenler adada misafir edilmek üzere yerleştirilir. Yoğun çabaları sonucunda iyileşen yolcular seyahatlerine diledikleri gibi devam edebilirler. Hastalığı ağır olup da vefat eden misafirler ise ada yönetimi tarafından defin edilirdi.

Şimdi günümüze baktığımızda ve özellikle tüm dünyanın diken üzerinde olduğu bir dönemde yurtdışından gelen vatandaşların ülkeye normal şekilde girmeleri doğru muydu? Daha düne kadar yurtdışından geleli üç ya da dört gün olmamış kişilerin dışarıda halkın arasında olmaları doğru mu? Sağlıklı insanlar ile virüs taşıyan insanların aynı hastaneyi kullanmaları doğru mu? Virüs’ün insan vücuduna girdikten 14 gün sonraya kadar da belirti verebildiği gerçeği göz önünde bulundurulduğunda corona virüs ile mücadelenin daha katı kurallar dâhilinde olması gerektiğini düşünüyorum.

Teknolojinin ve tıbbın kısıtlı olduğu dönemlerde alınan önlemler bence bu zamanda alınan önlemlerden daha iyiydi. Corona Virüs ile bu mantıkla mücadele edilemez miydi???

ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

YORUM YAZ